EVEREST ANA KAMPI' NDAN NAMASTE

Sokak Kedisi   Yolculuk   Ancyra   Düş Hekimi   Yağmur Damlasına dönüş

http://www.ergir.com/ado_haziran.htm Yazının dergide çıkan sayfası

Orası nasıl bir yer, toprak mı, buz mu, çok soğuk mu, geceleri nasıl geçer, insan çadırında neler hisseder?..

diye Himalayalar' da 5964 metre irtifada ki Everest Ana Kampı' nı bu ülkeden sadece dünya çapındaki dağcılarımız Nasuh Mahruki ve Tunç Fındık' a sorabilirdim. Çünkü Everest' in Nepal Krallığına bakan güney yüzünde yer alan Khumbu Buzulu' nun üzerine kurulmuş, oksijenin yarıya düştüğü, hiçbir insanın 365 gün kalamayacağı, geçici çadırlardan oluşmuş bu ana kampta daha önce kalabilmiş bir üçüncü Türk dağcı daha yoktu.

Bu kampta ancak zirve tırmanışı yapacak ekipler, günlerce kilometrelerce yürüyerek, varabilip, özel izin ve astronomik harçlarla çadır kurup kalabiliyordu. Bizim bir zirve ekspedisyon ekibinde yer almamız geceyi dünyanın tanrıçasının kollarında geçirebilmemizi sağlamıştı.

Everest' in (Nepal dilinde: Sagarmatha/Tibet Şerpani dilinde: Chomolungma) Mahruki ve Fındık' tan sonra 2006' da 8848 metrelik zirvesine ulaşabilen Petrol Ofisi ekibi, tırmanışlarını Tibet, yani kuzey yüzünden gerçekleştirecek 5200 metre irtifadaki kuzey ana kampında kalacaklardı. Aslında Everest zirvesine ilk çıkan Türk Nasuh Mahruki' de kuzey rotasını kullanmış, güneydeki Everest Ana Kampı' nda Everest zirvesi için değil, 8501 metre ile dünyanın dördüncü yüksek dağı olan Lhotsa' nin zirvesine çıkarken kalmıştı.

Bir buzul olduğu için her sene topoğrafyası değişen bu kampta ancak özel izinle, sadece zirve yapacak, onbinlerce dolarlık harçları Nepal Krallığı' na yatıracak uluslararası ekspedisyon ekipleri çadır kurabiliyordu.

Bu yüksekliğe ancak Himalayalar' da günlerce yürünerek ulaşılabiliyordu. İncelmiş havanın molekül yapısının helikopter pervanesinin görevini yapmasına imkan tanımadığı için helikopterle de gelinemiyordu. Doğal olarak bir yaralanma, bir hastalık durumunda Ana Kamp' tan ancak ve ancak adım adım, ya da kollarda, omuzlarda aşağılara inilebiliyordu.

Zaten o yüksekliğe de birden değil, adım adım günlerce yürüyerek çıkılmalıydı. Ancak bu şekilde kan tablosunun havada yarıya düşmüş oksijene uyum sağlamasına (aklimatize olmaya) olanak tanınmış olur; akciğer ya da beyin ödeminden korunulabilirdi.

2587 metre Ilgaz, nasıl Anadolu' nun bir yüce dağıysa, Everest' de 8848 metrelik stratosfere yakın yüksekliği ile yalçın kayalıkları göklere uzanan dünyanın bir yüce dağı.

İlk defa 29 Mayıs 1953' de Yeni Zelandalı Edmund Hillary ve Şerpa Tenzing Norgay tarafından güney yüzünden zirvesine ulaşılabilmiş, öncesinde ve sonrasında nice canları sonsuza dek eteklerinde konuk etmiş Nepal-Tibet sınırındaki dünyanın kraliçesi.


Hacettepe Üniversitesi' nin geyik figürlü kırmızı beyaz logosunu bilirsiniz; işte yıllar önce henüz tıp fakültesi öğrencisiyken bu logoyu çizmiş olan şimdiki 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz A.B.D Başkanı Prof. Dr. Yücel Tanyeri bir gün telefon etmiş, yeğeni Tunç Fındık' ın Lhotse Dağı ekspedisyonu ekibiyle birlikte Everest Ana Kampı' na gitmek isteyip istemediğimi sormuştu. Daha önce tanıştırdığı sevgili Tunç, o sırada güney Amerika' nın en yüksek dağı olan Arjantin' deki 6959 metrelik Aconcagua' nın zirvesini tamamlamış, Fransa-İtalya sınırının geçtiği Alp' lerin 4810 metrelik Mont Blanc zirvesini zorlamaktaydı. Lhotse, dünyanın dördüncü yüksek dağıydı ve Everest' in kuzey doğusunda yer almaktaydı. Lhotse' ye zirvesinin yolu da Everest Ana Kampı' ndan geçmekteydi.

"Hayatta bir kere, ya da hiç bir zaman" bir düşün başındaydım. Bu dünyanın damında, giysisinden, özel ekipmanından, ulaşımına bir aya yakın sürecek pahalı yolculuğa ve dişleri telli turnalardan uzak kalmaya ancak mali bir destekle dayanabilirdim. Dergilerinin yazarı olduğum Anadolu Hayat Emeklilik, maddi-manevi desteğini esirgemeyince de, kendimi bir anda hasta randevularını ayarlamış, nefes nefese sırt çantamı hazırlarken bulmuştum.

Benim gibi yüksek irtifa dağcılığı deneyimi olmayan odyoloji uzmanı sevgili Ayşen Erdil' in de katılımıyla, Katmandu' da Tunç Fındık' ın, Hollanda, A.B.D, İngiltere ve Fransa' dan gelmiş deneyimli dağcılardan oluşmuş ekibiyle buluşmuştuk.

Katmandu son derece mistik ama sağlık açısından son derece riskli bir başkentti. Çeşme suyu, Dünya Sağlık Örgütü2 nün tehlike sınırından beş kat daha kirli olduğu için dişlerimizi ancak pet şişe suyuyla fırçalayabiliyorduk.Sokaklar tozdan, topraktan, fare leşlerinden geçilmezken, otel odasında kocaman böceklerin arasında yürüyorduk. Kral Gyanendr' ya karşı isyan günden güne büyürken kendimizi pırpır bir uçakla, alt alta üst üste, 1400 metre irtifadaki başkent Katmandu' dan ayrılmış, Everest' e günlerce yürüyerek varılabilecek yolun başındaki 2800 metre yüksekliğindeki Lukla Kasabası' na uçarken buluyorduk.

On dört gün sürecek susuz, banyosuz dönemimiz başlıyordu. Ağır yüklerimiz bölgenin Tibet göçmeni halkı Şerpa' ların kontrolünde dişi öküz "Jom" lara yükleniyor, günlük gereksinimlerimizi sırtımızda başta hafif gelen çantalarımızda taşıyorduk. Genelde üç bin metre üzerinde devreye koca Tibet öküzleri Yak' lar ve dişileri Nak' lar giriyordu. Şarpa' larda batılıların inanılmaz yüklerinin ve insaf dan uzak buyruklarının altında üç paraya yukarılara gidip geliyordu.

Başta herkesin keyfinin, sağlığının yerinde olduğu uzun yürüyüşteydik. Önceleri orman güleri Rhododendron' ların arasından, altından zapt edilmiş suların aktığı zangır zangır sallanan tahta asma köprülerin üzerinden geçerken, çadırlarımızı mışıl mışıl uyuyabildiğimiz irtifalarda kurarken, irtifa arttıkça nefesler kesilmeye, keyifler kaçmaya başlıyordu. Gece çadırlardan öksürük sesler gelirken, iştahlar azalıyor, başı ağrıyanlar ödem çözücü Diamox ilacına başvurmaya başlıyordu. Dört binli metrelerden sonra yolda karşımıza kusanlar, bir taşa oturmuş hüngür hüngür ağlayanlar, Şerpa' ların kollarında aşağılara taşınanlar çıkmaya başlamıştı.

Oksijen azaldıkça sırtımızdaki çanta sanki ağırlık yapmasın diye çantamdaki pillerin kağıtlarını yırtıp atıyor, yukarılara doğru yürüyor, yürüyordum.

Yol boyu karşımıza çıkan Budist mantrası "Om Mani Padma Hum" un yazdığı mani taşlarının solundan geçerek yürürken günler geçtikçe artık karşımızda Everest' in geri vermediği dağcılar için yapılmış anıtlar çıkmaya başlıyordu.

Yüksek irtifa bu kadar ölümle özdeşikken, tarifsiz bir de büyüsü vardı. Tunç Fındık, Everest Zirvesi' ni yaptıktan sonra öyküsünü yazdığı Tanrıların Tahtına Yolculuk kitabında bir buz tırmanışında kayıp buz kazmasını buza çakarak durabilen ama bu arada kol sinirleri koptuğu için kolu kesilmek zorunda kalan Amerikan dağcı Gary' nin tek koluyla yeniden nasıl oralara gelip zirveyi zorlayışını anlatmaktaydı. Everest' in geri göndermediği, derin dondurucusunda muhafaza ettiği dağcılardan bazılarının aileleri naaşlarını bulup getirmeleri için yüksek irtifa dağcılarına olağanüstü rakamlar önermekteydi.

Ana Kampa vardığımızda ayakkabıların bağını bağlamak, su içmek, eğilmek, çadırın içini düzeltmek- her şey mesele haline gelmişti; nefes nefese kalınıyor, bir müddet soluklanmak gerekiyordu. Ne internet, ne cep telefonu, ne elektrik, dünyada ama dünyaya benzemeyen bir ortamda başbaşaydık.

Gece, Khumbu Buzulu' nun üzerindeki turuncu çadırımda kalıyordum. Dünyanın en yükseğindeki dişhekimiydim. Hatta 12-13 nisanda kuzeyde ve güneyde henüz ana kamplarda bulunulduğu için o sırada 5364 metrelik Khumbu' da dünyanın en yükseğindeki Türklerdik.

Gece rüzgarın korkunç uğultusunda, eksi yirmi derecede kaz tüyü uyku tulumumda yatıyordum. Çadır buzulun üzerinde yer aldığından altımdan çıtırtılar, uzaktan çığ sesleri geliyordu. Kolumu dışarı çıkarttığımda çok üşüdüğü için hep hazırol vaziyetinde mum gibi yatıyordum. Oralara kadar taşıdığım dizüstü bilgisayarım çoktan donmuştu., zaten bataryasını şarj imkanım da yoktu. Donmasın diye likit kristal ekranlı fotoğraf makinem, suyum kaz tüyü uyku tulumumun içindeydi. Vücuttan muazzam bir sıvı tahliyesi vardı, dışarı sürekli çıkmak mümkün olmadığı için çiş şişesini sürekli doldurup, çadırın aralığından boşaltmak zorunda kalıyordum. Aslında bu sıvı atımı beni olası bir ödemden kurtarıyordu. Gece deliksiz bir uyku mümkün değildi, her dakikanın farkında, hep nefes nefeseydim.

Gündüz Tunç ve Ayşen' le Khumbu Buz Çağlayanı' nın buz duvarlarının, labirentlerinin arasında dolanıyorduk. Burası güzergahın oldukça tehlikeli geçişlerinden birisiydi, biz ayrıldıktan sonra bu labirentlerin arasından geçen üç Şerpa kırılan buz duvarlarının altında kalıp ölecekti. Bu buz duvarları ve çatlakları sürekli şekil değiştirdiğinden, geçenler geri dönerken çatlakların üzerine yerleştirdikleri alüminyum merdivenlerini yamulmuş olarak buluyorlardı.

Ekibimiz kimisi Everest, Tunç Fındık ile Steve Hodges' da Lhote zirvesi yapacakları için Mayıs ayı sonuna kadar bölgede kalacaktı. Ayşen ile benim günlerce devam edecek adım adım geri yolculuğumuz başlamalıydı. Bu satırları yazdığım 15 Mayıs gecesinde Tunç ile Lhotse' ye tırmanacak Steve' in parmakları donmuş, aşağıya taşınmış, Tunç ise incecik havada zirve için uygun ortamı kollamaktaydı. Yüksek irtifada aktremitelerdeki bu soğuk ısırması, giysilerin yetersizliğinden değil, kan salça kıvamına geldiği için dolaşımın bozulmasındandı. Güneşin parlak ışıkları Ana Kampta bile kar körlüğüne yol açabilirdi.

Bize dönüş yolculuğumuzda bayan Kandu Şerpa rehberlik edecekti. Üçümüz Ana Kamptan ayrılmış buzul üzerinde 3-4 saat uzaktaki Gorak Shep' e yürürken Ayşen beyin ödemine bağlı olarak nerede olduğumuzun farkında bile değildi. Çok kritik saatler geçirdik, adım adım aşağılara indikçe ödem azaldı ve yanımda taşıdığım kortizon iğnelerini damardan vermeme gerek kalmadı.

Günler sonra Lukia' ya geri vardığımızda önce hava muhalefetinden iki gün boyunca değil pırpır uçak, Katmandu' ya uçacak bir kargo dahi bulamadık. Ardından Katmandu' ya varabilince siyasi muhalefetin krala karşı sokak eylemleri yüzünden sokağa çıkma yasağı ilan edildi bu seferde otelimizde mahsur kaldık. Yabancıların binebildiği bir otobüsle patlamaya hazır şehrin asker kontrolündeki bomboş sokaklarından geçip kapağı havaalanına attık. Biletimiz yoktu, tek bir uluslararası uçuş vardı da Muscat' aydı. Yolcularının bazıları bir şekilde havaalanına hatta Katmandu' ya ulaşamadığı için yer vardı ve Muscat' ın nerede olduğunu bilmeden uçağa atlayıp ülkeyi terk ettik.

Yolda hostese hangi ülkeye gittiğimizi sorup Umman Sultanlığı yanıtını almıştım. Umman, Japonya, Endonezya fark etmezdi, saatli bombayı ardımızda bırakmıştık.

Umman' a indiğimizde sanki Paris' e gelmiştik. Oradan o gece hemen Bahreyn' e uçtuk. Kaldığımız otelin yatağında enine mi boyuna mı yatacağımı bilemedim, uzun süredir ilk defa kocaman bir yatakta kollarımı aça aça, yatakta yuvarlana yuvarlana yatabilecektim.

Hele banyoda Bahreyn' in tüm suyunu tüketecektim.

Canım ülkeme geldiğimde nasıl bir bolluk, temizlik, doğal güzellik ve insanlık diyarında nefes aldığımızı bir kere daha hücrelerime kadar hissettim.

Bu satırları az sonra siyah zeytin yiyebileceğim, adam gibi duş alabileceğim, tedavilerin en hasını yapabileceğim, yaşlanınca korunup kollanabileceğim bir meslektaşınız, daha da önemlisi güzelim bir ülke vatandaşınız olarak yazıyor, hepinizi saygı ve sevgiyle kucaklıyorum.

Yalçın Ergir

http://www.ergir.com/ado_haziran.htm

Yağmur Damlasına dönüş

Yağmur Damlası 2004
Kriweb Hosting