Korkularım dağıldı, öyle gerçektin ki.!
Tabiatın o bakir güzelliği içinde bile emsalsiz ve şahaneydin. Bir süre
hiç konuşmadan bakışlarımızın birbirine karışmasıyla mest olduk. Avuçlarım
yanmaya başladı hazdan. Biraz ürkek, biraz arzulu uzandım ellerini tuttum.
Ellerin üşümüştü. Dudaklarıma, sonra yanan alnıma götürdüm. Serin bir
rüzgar esmeğe başladı.
Yaklaştın, başını omuzlarıma koydun.
Saçlarımın saçlarına olan özlemi dindi birden. Öyle yakındın ki.! Kalbinin
vuruşlarını duyuyordum, nefes alışını duyuyordum. Eğildim, yüzünden öpmek
istedim, bir baktım ki yoksun. Gelişin gibi gidişin de bir rüyaya benzedi.
Bir sır gibi kayboluverdin. Sadece omuzlarında simsiyah saçlarından bir
iki tel kaldı. Bir de havada kokun var. O çıldırtan, o deli eden, o beni
alıp uzaklara götüren kokun...
Kalktım yürümeye başladım. Bir an önce
ormandan kurtulmak istiyordum. Orman büyülemişti beni. Ağaçların
seyrekleştiği yerden uzaklarda bir deniz göründü. Bir akşam güneşinin
ışıkları altın tozu gibi serpilmişti üzerine.
Koşarcasına yürüyordum. Ayaklarıma dikenler batıyordu. Bir an önce denize
kavuşmaktı tek düşüncem. Bütün ağaçlar peşime düşmüştü, arkamdan bir orman
kovalıyordu sanki. Deniz kıyısına geldiğim zaman güneş ufukta ateşten bir
top halindeydi. Her an bir parçası denizin sonsuz maviliklerinde
kayboluyor, yavaş yavaş sönüyordu.
Islak kumların üzerine oturdum. Denizin
sürüklediği bir dal parçasıyla yere adını yazdım. Bir dalga geldi,
giderken adının harflerini de birlikte götürdü. Tekrar tekrar yazdım ve
dalgalar tekrar tekrar sildi adını. Sonra deniz bu oyundan usanmış olmalı
ki mızıkçılık eden bir çocuk gibi hırçınlaşmaya başladı. Dalgalar artık
üzerime kadar geliyor, beni ıslatıyordu.
Birden kocaman bir dalga geldi üzerime
doğru. Çekilirken bir de baktım ki yine yanımda sen varsın. O büyük dalga
kimbilir nerelerden seni getirmişti bana. Bu defa çırılçıplaktın. Vücudun
güneşi içmişti sanki. Omuzların pırıl pırıldı. Her yerinden başka bir
aydınlık taşıyordu. Biraz önce denizin üzerine serpilmiş altın tozlarından
daha güzeldi tenindeki sarı tüyler.
Mağrur ve eşsiz güzelliğinin batan güneşe
ve gitgide hırsından kuduran denize meydan okuyuşuna hayran oldum. Mermere
şekil veren eller senin vücudunu tanısalardı; daha ölümsüz bir şey olurdu
sanat. Dünyanın her şehrinde bir heykelin olmalıydı senin. Ve insanlar
senin güzelliğni görüp çirkinliklerinden utanmalıydılar.
Uzun uzun seyrettim seni. Güneşin son
ışıkları da bizi terkettiği zaman mavi, bir ince tül gibi sardı vücudunu
gece. Hala gözlerim kamaşıyordu, hala derin ürpertiler içindeydim.
Topuklarından saçlarının ucuna kadar her yerini bin defa, yüzbin defa
öpmek geliyordu içimden. Kalbimde bir sancı, başımda bir uğultu vardı
tarifsiz. Bir sel gibi taşan,bütün bentleri yıkan uçsuz bucaksız
arzularımı susturamıyordum artık.
Yaklaştım, ayak bileklerini tuttuğum
anda, yine kocaman bir dalga geldi üstümüze. Bir an gözlerimi yumdum.
Açtığım zaman yine sen yoktun. O dalga seni almış, denizin içlerine doğru
götürüyordu. Ardından koştum yetişemedim. Başka dalgalar beni kıyıya doğru
sürükledi. Yorgun başımı başka yönlere de çevirdiğim zaman, bir yanda
güneşin, bir yanda ayın doğuşunu gördüm.
Günler anlamını yitirdi. Takvimler ve
saatler kahroldu utançlarından. Her yerde ruh güzelliğinle mağlup ettiğin
zaman, bir ölüden farksız şimdi.
Büyüksün, çok büyüksün, en büyüksün.
Görmüyor musun zamanı aştık